Toplum, tribün kültürünü genellikle "agresif" veya "sorunlu" olarak etiketleme kolaycılığına kaçar. Oysa sosyolojik bir gerçek vardır: Boşluk, suça davetiye çıkarır. Bir armanın peşinden giden, bir beste için sesini tüketen, deplasman yollarında sosyalleşen genç; enerjisini ve potansiyel öfkesini bir "amaç" uğruna harcar. Tribün, gencin sokaktaki tekinsiz boşluk yerine, kuralları ve hiyerarşisi olan bir topluluğa ait hissetmesini sağlar.
Biz tribüne kaçmak için değil, iyileşmek için gidiyoruz. Hayatın yükünü, stresi, öfkeyi o beton basamaklarda bırakıyoruz. Biz tribünde tedavi oluyoruz, öfkemizi armaya tutkuya bağırmaya yönlendiriyoruz.
Evet, melek değiliz. Zaman zaman kendi içimizde gerildiğimiz, rakip renklere karşı kantarın topuzunu kaçırdığımız, sürtüştüğümüz oluyor. Ama bizim kavgamızın bile bir raconu, bir sebebi, kendi içinde bir "rengi" var. Biz suça sürüklenmiyoruz, biz bir sevdanın peşinden sürükleniyoruz.
Bugün sokaklarda amaçsızca, bir hiç uğruna can alan, suç bataklığına saplanmış ve "suça sürüklenen çocuk" tanımıyla hafifletilmeye çalışılan korkunç bir tablo var. Tribünde bağıran gence gösterilen o sert ve tavizsiz yargılama sürecinin, sokakta insan hayatına kastedenlere karşı da aynı güçte olmasını diliyoruz.